Albert Camus – Yabancı

0 215

Albert Camus’a 1957’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran Yabancı’ya dair!

 

| Tanıtım Bülteninden |

“Albert Camus”nün ( 1913-1960) en tanınmış, en çok yabancı dile çevrilmiş, en çok incelenmiş ve hala en çok satan kitaplar arasında yer alan “Yabancı”, aynı zamanda yazarın en gizemli yapıtı. Ölümün egemen olduğu bir “varlık”ın en anlamsız olgularını saçma bir düzensizlik içinde yaşayan bu romanın başkişisi “Meursault”, bir simge kahraman değildir, “adı” olmayan bir “Yabancı”dır; bu eksik kimlik, gerçeklikten algıladığı şeyi yapılandıramayan, yeniden örgütleyemeyen, ama gerçekliğin yankılarını yakalamaya çalışan bir boş bilincin imgesidir. Onun kayıtsızlığı ve edilgenliği, işte bu boş bilincin ürünüdür. Yabancı, büyüleyici gücünü, içinde barındırdığı trajedi duygusuna borçlu: Bir türlü ele geçirilemeyen anlamın sürekli aranması, bilinç ile toplumsal dünya arasındaki çatışma… Camus’yle buluşanların hiçbiri, onunla karşılaşınca hayal kırıklığına uğramamıştır. “Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir,” der Camus. Giderek daha çok sevilen bir yazar olması, onun bu sevgisinin yansımasından başka bir şey değildir.

 

Kitap Meursault adlı başkahramanımızın annesinin vefatıyla başlıyor.  Meursault annesinin ölümünü haber veren bir telgraf alır ve bu telgrafa büyük bir soğukkanlılıkla yaklaşır. Annesinin cenazesine gider, morgdayken annesinin yüzünü görmek istemez, annesinin yaşını bilmediğinden bahseder ve annesinin başında sigara-kahve ikilisiyle keyif yapar. Cenaze töreninden sonra geri döndüğünde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder.  Marie adında bir sevgili bulur. Onunla sinemaya gider. Gezer, tozar, eğlenir. Bir gün Meursault komşusu ve sevgilisiyle sahile giderken komşusu Raymond’ın belalılarıyla karşılaşırlar.  Sahilde yaşanan gerginlikler sonucunda Meursault Raymond’ın belalılarından birini öldürür.  Bu cinayet sonunda Meursault mahkemeye çıkar ve Meursault’un esas iç hesaplaşmaları bu noktada başlar.

Meursault; etrafındaki her şeyi dikkatle gözlemleyen, kimi zaman umursamaz, kimi zaman kabullenmiş, hayatta hiçbir derinlik aramayan, ayrıksı ve kendini dış dünyaya kapamış bir karakterdir.  Kendisinden bu kadar uzaklaşmış bir bireyken, ölüme yaklaşmasıyla ilk kez kendine karşı farkındalığı ortaya çıkmıştır.

Yazarın okuyucuya verdiği mesajda; dünyanın önemsiz ve saçma, insan, hayat, toplum kavramlarının içinin boş olduğunu vurgular..  Yazara göre yaşamın tekdüzeliği altında, makineleşmiş bir dünyada makineleşmiş insan yığınları, Meursault gibi ölümü bile rahatlıkla kabul eder.  Zaten bu da Albert Camus’nün savunduğu varoluşçuluğun temel ilkesidir.  Roman okunurken, yazarın hissettikleri Meursault’a, Meursault’tan da okuyucuya yansımaktadır. Meursault, Camus’nun savunduğu varoluşçuluk akımının savunucusudur. Anlayacağınız Camus ve Meursault arasında inkar edilemeyecek kadar sıkı bir bağ vardır.

Meursault tanımaktan zevk duyacağınız, dünyayla aranızda bağ kurarken bocalayan insanlardansanız, onda kendinizden bir parça bulacağınız karakterlerden. Özel. Hem Camus için, hem de kitap bittikten sonra sizin için. İyi ki seni tanıdık Meursault. İyi ki döküldün Camus’nun kaleminden.. İyi ki..

”…bende ruhtan da eser yokmuş insanlıktan da,hatta insan kalbini esirgeyen ahlak kurallarının birine bile sahip değilmişim. “Şüphesiz” diye ekledi, “bu yüzden onu ayıplayamayız. O elde edemeyeceği bir şeye sahip değil diye şikayet edemeyiz. Fakat tamamen olumsuz bir erdem olan hoşgörürlük, bu mahkemede yerini daha çetin, fakat daha yüksek olan adalet gibi bir erdeme bırakmalıdır. Hele bu adamda görüldüğü cinsten boş bir kalp,içine toplumun yuvarlanıp girebileceği bir uçurum haline gelirse…” (syf:92)

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.